Advertisement
Ana Sayfa 07 Eylül 2010, Salı
LONDRATÜRK MENÜLER
Ana Sayfa
LondraTürk Haber
LondraTurk Sinema
Forum
TR-Güncel
UK-Haber
SaglIk
Dunya
Ekonomi
Teknoloji
Spor Haberleri
Firma Tanitimi
Londra Video
Bir Kitap Bir Yazar
Londra Album
Bize Ulasin
Insan Kaynaklari


Etkinlikler
Eylül 2010 Ekim 2010
Pa Pa Sa Ça Pe Cu Cu
Hafta 35 1 2 3 4
Hafta 36 5 6 7 8 9 10 11
Hafta 37 12 13 14 15 16 17 18
Hafta 38 19 20 21 22 23 24 25
Hafta 39 26 27 28 29 30

ÜYE GIRISI
Kullanıcı
Parola
Beni hatırla
 
 şifre hatırlatma
 kullanııcı oluşturun







SITE ISTATISTIK
Şuan 60 misafir online
Toplam Hit: 636028

Bayram ÖzbekBayram Özbek

Kompartımanda dört  insan vardı. Bunlardan birisi albay, albayın yanında oturan emir eri, karşı koltukta ise güzel bir kız ve kızın yanında ninesi...Tren yol alırken bir ara bir tünele girdi. Lambalar yanmadığı için ortalık zifiri karanlıktı ve artık kimse kimseyi göremiyordu. Kompartımanı derin bir sessizlik kapladı. Bu sessizliği bozan bir ‘öpücük’ sesi ile arkasından gelen ‘tokat’ sesi oldu. Herkes birbirinden şüpheleniyor ama kimse cesaret edip ne olduğunu soramıyordu.

            Genç ve güzel olan kız içinden emir erini kastederek şöyle düşündü:

            “Geri zekalı! Hem ninemi öptü, hem de tokat yedi.”       

            Nine içinden şöyle konuşuyordu:

            “Helal olsun delikanlıya. Tokadı yedi ama kızı da öptü…”

            Albay sinirli bir şekilde içinden şunları geçiriyordu:

            “ Ulan şerefsiz er! Kızı o öptü tokadı ben yedim.”

            Er ise gülerek şöyle diyordu içinden:

            “ Helal olsun bana! Hem elimi öptüm; hem de albaya tokadı geçirdim ya..!”

 

            İşte hali pürmelalimizi özetleyen bir fıkra. Kimin kimi öptüğü ve kimin kime tokat attığı belli olmayan bir ortamda yaşıyoruz.

 Siz dünyayı olduğu gibi değil, kendi olduğunuz gibi algılarsınız. Herkes dünyaya kendi adesesinden bakar ve gördüğü manzaraları, işittiği sesleri  kendi algı dünyasına göre yorumlar.

            Aslında, beş duyu organı ile algıladıklarımız tamamen maddenin bize aks eden fotonlarının yorumundan ibarettir. İnsanın maddenin asli mahiyetine teması mümkün değildir. Çünkü görürken, dokunurken, işitirken, tadarken ve koklarken tamamen sinir hücrelerimizin elektrik sinyallerinden aldığı mesajı beynimizin arka bölümündeki görme merkezinde yoruma tabi tutarak ona bir anlam veririz. Yoksa o maddelerin aslına temas ettiğimiz için, ya da o maddenin gerçekte bizim gördüğümüz şey olduğunu bildiğimiz için değil.

            İnsan beyni asla “gerçek” ile “hayali” ayırt etmez. Beynimize göre; gerçekte hayaldir; hayal de gerçektir. Beyin açısından değişen bir şey yok.  Tıpkı rüyamızda olduğu gibi. Rüyamızda kaza geçirsek acı duyarız, kan aksa kanı hissederiz, doktor dikiş atsa  gerçek gibi yaşar ve ürpeririz. Oysa uyandığımızda durumun hiçte öyle olmadığını görürüz. “Şükür rüyaymış” der geçiştiririz. Ama beynimiz rüyamızdaki her şeyi gerçekmiş gibi algıladı değil mi?

            Hayatta bir rüyadan ibaret değil mi? Öldüğümüzde rüya içinde rüya gördüğümüzü fark edeceğiz ama iş işten geçmiş olacak. Rüyada yaptıklarımızdan sorumlu değiliz ama dünya rüyasında irademiz elimizde olduğu için sorumluluktan kurtulmamız mümkün değil.

            Olaylara doğru bakmak ve doğru yorumlamak bizim doğruluğumuzdan geçer. Biz nasıl isek; herkes bizim için öyledir. Kendi gözlüğünde pislik olanlar etrafını bulanık görmeye mahkumdur. 

Sağır bir insan, hastalanmış olan arkadaşını ziyaret etmek istedi. Yolda şöyle düşündü:

“Hasta arkadaşıma, önce ’Nasılsın?’ diye sorarım. Herhalde, ‘iyiyim.’ diyecektir. Ben de karşılık olarak,  ‘Çok şükür!’ derim.

Daha sonra, ne yediğini sorarım. Herhalde bazı yemek isimleri sayacaktır. Ben de ‘Afiyet olsun!’ cevabını veririm. Tedavi için hangi doktorun geldiğini sorarım. Muhakkak bir doktor ismi söyleyecektir. Ben de hemen ‘O çok iyi doktordur.’ Der, ziyaretimi bitiririm…”

Bu kurgularla dostunun evine geldi. Hasta arkadaşı ile aralarında şu konuşma geçti:

“Nasılsın?”

“Ölüyorum!”

“Çok şükür, çok şükür!”

Hasta adam, hiç beklemediği bu cevaba çok kızdı.

“Peki, ne yiyorsun?” deyince de,

“Zehir. “dedi.

Sağır arkadaşı, duymadığı bu karşılığa da,

“Çok güzel, afiyet olsun.” Cevabını verdi.

Hasta iyice sinirlenmişti ki arkadaşının son sorusu geldi:

“Peki hangi doktor tedavi ediyor?”

Kızgın hasta, büyük bir öfkeyle,

“Azrail!” dedi.

Ötekisi aldığı cevabı duymadığı için, sevinçli bir sesle,

‘Oh, oh, mutlu oldum, çok iyi! Ayağı uğurlu bir doktordur, şansın var.” diye konuştu.

Mevlana, bu hikayeyle, toplumda sıkça rastlanan iletişim kazalarına şakalı bir dille dokunmuş ve “karşımızdakini doğru  anlama” nın önemini vurgulamış oldu.

Arkadaşın karşı tarafta diye bağırıp çağıracağına senin de arkadaşına göre ‘karşı tarafta’ olduğunu bir lahza düşün ve azıcık insaflı ol. Herkesi bulunduğu konumda kabul edip, müsamaha ve hoşgörü kanatlarını sonsuz okyanuslara yelken açmış bir yelkenli gibi açmalı ve asla dalgalarla boğuşmamalısın. Şayet niyetinde sahile sağ salim çıkma düşüncesi varsa. Alabora olmak mı istiyorsun? O zaman yine sen bilirsin. Allah seni düşündüklerinde ve beklentilerinde asla yalancı çıkartmaz.

Şimdi bırak sağı solu ve hedefe kilitlen. “İleride yaparım, daha vakit” var gibi sözlerle kendini daha ne zamana kadar avutmayı düşünüyorsun? Unutma: “İleride bir gün, ileride hiçbir gündür.” Bu gün değilse ne zaman?

En uzun bir yolculuğu bitirmenin ilk kuralı ‘ilk adımı’ atmaktır. Dilerim bu yazı atacağın o ilk adıma vesile olur. Yolda buluşuruz..! Hoşça kal..!


Yazı Arşivi  


PIYASALAR
 IMKB100 0
 DAX 5637
 FTSE 5860
EURO & DOLAR & YTL
USD1.50221.5129
EUR1.91661.9301

Flash Haberler


ALGI DÜNYAMIZ
Bayram Özbek
AYRI SESLER
Burcu Bahar Çağlar
VİYANA KUŞATMASI VE AB
Nevzat KELLELİ
SORRY DEDIK !
Ece Özer

REKLAMLAR
Copyright © Wtcart 2001 - 2008